26 Ocak 2011 Çarşamba

Dünyanın En Fakir Ülkelerinin Müslüman Olması

Dikkatinizi çektimi bilmiyorum ama dünya üzerindeki fakir ülkeler %99u müslüman. Peki doğru yolda oldukları esas alınırsa, bu doğru yol onlara neden bu kadar acımasız davranmış? Yanlış yolda olan insanlar, (İslamiyete göre) yediği önünde yemediği arkasında bir hayat yaşarken, bu insanlar neden kuru ekmeğe muhtaç yaşarlar?

Buna verilen en etkili cevaplardan biri, islamiyetin getirdiği bazı yasaklar. İslamiyet zulüm etmemeyi, güçsüzü ezmemeyi ve hak yememeyi emreder. Bunun sonucunda müslüman olan ülkeler sömürge edinmeyip, sadece kendi kaynakları doğrultusunda bir şeyler yapabilmiştir. Ek kaynak alan ülkelere göre geri kalmışlardır. Peki o günün şartlarına uymadan bir varlık nasıl hayatını sürdürebilir? En önemlisi hayat insanı eğer bir günaha itiyorsa, bu insan bu günahı işlediğinden dolayı ne kadar suçludur?

Örneğin bir memur, sıkıntılı bir şekilde geçiniyorsa, borçları varsa bu adamı rüşvet aldığı için ne kadar suçlayabiliriz? Adamın yaptığı tek şey hayatını devam ettirebilmek için, elindeki fırsatı değerlendirmek değil mi? Yaşamak için her şeyi yapmak mübahtır.

Osmanlı'yı ele alalım. Osmanlı'nın yıkılmasındaki en önemli unsur, müslüman bir ülke olmasıdır. Osmanlı zirvede olduğu dönemlerde, istediği anda dünyayı hakimiyetini altına alabilecek bir güçtü. Ama müslüman bir ülke oluşu, gücünü kısıtlamamıştı. Sömürgeleri yok denecek kadar azdı. Sadece ülke içindeki kaynakları ile yetiniyordu. Osmanlı'ya nazaran diğer batı ülkelerinin sömürgeleri çok fazlaydı. Osmanlı ne kadar güçlü olursa olsun, batı ülkeleri sömürgeleri sayesinde gün geçtikçe Osmanlı'ya kafa tutabilecek hale geliyorlardı. İşte Osmanlı bunu farkemedemi. Osmanlı yerinde durdukça, düşmanları güçleniyordu. Haçlı orduları kurulup Osmanlı yıpratılıyordu. Peki bunlara karşı Osmanlı ne yapıyordu? Dinine bağlı kalmayı tercih edip, yavaş yavaş sona doğru yaklaşıyordu...

Bir de unutmamak gerek ki bugünkü Arap ülkelerinin mimarı aslında İngilizler. Bunlar Osmanlı'dan bağımsızlıklarını kazandılar ama aslında bağımsız değildiler. Siyasal islamın geçmişi İngilizler'e gider yani. Mısır'da geçen yüzyılın başlarında kurulan "İslami kardeşlik" örgütü İngilizler'in fikriydi. Ve işte bundan bugünün Hamas'ı Hizbullahlar'ı doğdu. Arap milliyetçiliğine karşı kullanıldı İslami kardeşlik örgütü. Koloniciliği korumak ve gerçek bağımsızlığı engellemek için. Çok acı bir şey ama, kendi dini aracılığıyla kullanılan ezilen halklar bunlar malesef...

Bir başka neden ise cehalet ve geri kalmışlıktı. Din burda önemli bir faktör ama sadece bir faktör, güç unsuru olarak kullanılıyor daha çok.Batı emperyalizminin asırlarca doğuyu sömürmesinin de payı var ama sanırım en büyük sebep, hurafeye son darbeyi vuracak bir düşüncenin ve eylemin doğmaması. Bu yüzden insanlar kullanılıyorlar, totaliter rejimler tarafından itaatkar yığınlara dönüştürülüyorlar. Yani batıda aydınlanma çağı yaşandı, devrimler oldu. İnsanlar kiliseyi politik, sosyal ve düşünsel hayattan çıkarıp, bir ibadet yerine çevirdiler doğuda bu yapılamadı. Dinde reform şart bence. Kuran 1500 yıl önce yazılmış bir kitap, o günün şartları ile bugünün şartları aynı değil ki.  1500 sene öncesine göre yaşarsan, çağa ayak uyduran insanlara göre tabikide geri kalırsın...

İnsanlar bunlara inanıyorlar işte. Cehalettir bu. Yani bu ülkelerde okul yok mu? Muhakkak ki vardır ama işte okul tarafsız bile olsa, sonuçta aydınlanma insanın kendi içinde başlar ve tüm bir topluma yayılır. Geri kalmış ülkelerde, -ki çoğu müslüman ülkelerdir- işte bunun olması gerek. Yani bu ülkeler geri kalmış ama her birinde karun gibi zengin bir elit kesim var. Halkın bunları tepelemesi gerek, ve bir daha da din sömürüsünün iktidarlara hizmet etmemesi gerek...

23 Ocak 2011 Pazar

Din Amaç Değil, Araçtır!

Yıllar evvel papazlar köyleri dolaşır vaaz verir, cennetten arsa satarlarmış. O zaman da insanlar ''Bir yaradanın varlığına inanıyorum'' dermiş. Bunu yapmazsanız Tanrı sizi azapla cezalandıracak derlermiş. Götünüzü kesecekler, tuza banacaklar, yakıp yakıp su dökecekler derlermiş. Hem de zamansızlık içinde. Sonsuza kadar... Bunu yaparsanız, am üstünde göt sikeceksiniz (Bknz. Huriler), parmak şaklatarak 100 yıllık şarap içeceksiniz demişler. (Bknz. Şarap Nehirleri). İnsanları sindirmişler, korkutmuşlar. Bilinmezliğin ötesindeki bir dünya yaratıp, onunla oyalamışlar. Avutmuşlar insanları. Savaşlar, paralar kazanmışlar bunun üzerinden. Kendi istedikleri gibi bir dünya düzeni yaratmışlar.

"Tanrı beni yoksullukla sınıyor."
"Nefsim insanlık içi ama uymamalıyım. Çünkü, kitap öyle diyor."


Korku altındaki halk daha iyi yönetilir mentalitesi. Şimdilerde sigorta şirketlerinin reklamlarında görebilirsiniz. Hırsız girer, sel basar, ufolar kaçırır! Hassssiktir lan! Hemen sigortalatmalıyım ki, başıma geldiğinde zararlı çıkmayayım... Bu korkutucu şeylerle gene para kazanırlar ve gene korkutulmuş halk yaratıp, onların üzerinden fayda elde ederler. Sigortacılarda bir nevi, dünya içindeki elle tutulur gözle görülür -korkunç tanrı- rolündedir. Sizleri korkutup paralarınızı alır ve buda yetmezmiş gibi, sözleşmelerin çeşitli yerlerine ufak yazılarla sizden sömürülecek şeyleri sıkıştırırlar. Ufak ufak sokarlar, anlamazsınız...


İnsanların bir yakını ya da kendisi ölümcül bir hastalığa yakalanınca hemen tanrıya dua etmeye başlar. Bu demek oluyor ki, tam inanmıyoruz. Dini işimiz düştüğünde, başımız sıkıştığında ve ona ihtiyacımız olduğunda kullanıyoruz. Yani bir çeşit parazit gibi, hep kendi yararımıza çalıştırıyoruz. Ona ihtiyacımız olmadığında ise, zina yapıyoruz, alkol içiyoruz, hak yiyoruz vs. Bunları yapacağımıza, dürüst olup ''İnanmıyorum ulan. Ateistim ben.'' desek ve iyi bir ateist olsak, inanın o yapmacık inanan insan olmaktan daha çok saygı görürsünüz. Sonuçta ne yapıyorsan, ne olacaksan en iyisi olacaksın. Yaptığın şeyin hakkını vereceksin. Ben buna inanıyorum. ''Hiç yapmamaktan iyidir.'' Hayır kardeşim değildir. Bu söz yetenekleri ve yapabilecekleri sınırlı insanlar için sığınılacak limanda başka bi bok değildir. Bir şeyi yarım yapacağına, hiç dokunma. Bırak dağınık kalsın...


Din amacından sapmıştır günümüzde. Din ile korku imparatorlukları geçmişte kurulmuştur ve günümüzde gene kurulmak istenmektedir. İnanan bir insan için, Allah'tan korkulmamalı, Allah sevilmelidir. Ben biramı şarabımı içtiysem kendim için keyfim için içtim, gene namazımı kılıp orucumu tuttuysam kendim için tuttum. Yaptığım herşey kendime bu dünyada, Allah için birşey yapmıyoruz. Şöyle saçma bir söz vardır: '' Bu gün allah için ne yaptın? '' Allah benim onun için yapacağım birşeye muhtaç olmasa gerek! Evet, bu muhteşem düzenin ''yaratıcısına'' inanıyorum. Fakat yeri gelir içerim, sıçarım, yasaklara uymam. Fakat ne dindarımdır ne dinsizimdir. Dışardan dini bütün görünüp, içinden arakladığı paraları sayan çok insan gördü bu toplum. Kısacası din korkutmak ve ele geçirmek için kullanılmaktadır günümüzde . Siyasi malzeme olarak kullanılacak kadar değeri küçültülmüştür. Hakettiği değeri görmemektedir. Korkunca ilk söylenen kelimeler ''Anne!'' yada ''Allah!''tır. Çünkü, ikiside doğuştan beyne kazınmış olaylardır. İnanan insanlar, sadece korktuklarında yada ihtiyaçları olduğunda Allah'ı anmamalı, sevindikleri yada elde ettikleri bir şeyde de Allah'a şükretmelidirler . Sadece ihtiyacınız olduğunda Allah'a yönelmek çıkarcılık olur.


Dünyanın bir sınanma yeri olduğu aşılanmıştır insanlara. Burada ektiklerini, kesinliği belli olmayan ölümden sonraki yaşamda biçeceksindir. Yani bu dünyada, diğer dünya için sürekli yatırım yapman istenmiştir. Alkol içmeyeceksin oruç tutacaksın, zina yapmayacaksın camiiye gideceksin... Sürekli olarak ölümden sonraki dünya için vaadlerde bulunulmuştur. İnsanları gözle görülmeyen bir şeye bu denli inandırmak zor zanaat. Dünya üzerinde 5 milyar insan ölümden sonraki yaşama inanıyor. Peki bunların kaçı ölümden sonraki dünya için yatırım yapıyor? Belki de %10 kadar düşük bir yüzdeye sahip bu insanlar. Peki geriye kalan %90 inandığı şeyi neden yapmıyor? Madem ölümden sonraki yaşama inanıyorsun, neden oraya yatırım yapmıyorsun? İşte burada devreye aile yapısı giriyor...


Ailen ne kadar dinciyse, sende o kadar dinci olursun. Ailenin dini neyse sende o dinden olursun. Ailen hristiyan ise pazar günleri kiliseye gidersin, papazla günah çıkarma odasında sevişirsin ama ailen müslüman ise cuma günleri camiiye gidersin, hacı hocalara şifa niyetine oranı buranı elletirsin. Peki ailen ateistse ne bok yersin? Topluma göre öldükten sonra anca cehenneme gidersin. Peki senin suçun nedir? Sen daha doğmadna ne kötülük yaptın da ateist bir ailede dünyaya gelip, hayata 1-0 yenik başladın? Kimileri buna ''Doğduktan belli bir süre sonra kendi aklın var doğru yolu bul.'' diyor. Bende diyorum ''Herşeyi yarattan, herşeyden güçlü olan Tanrı, neden en başta bu kulunu yanlış yola sokmuş?''. İşte bunu sorarım adama. Çifte standart devreye girer ve bir kez daha dönüp sorarım ''Nerede Tanrı'nın adaleti?''...


Belki dinin asıl amacı dünyada çıkacak olan karmaşaları önlemektir. Öyleki dünya tarihi boyunca insanları disipline etmenin çeşitli yolları aranmıştır. Tiran yöntemi bunlardan biridir. Bir diktatör yada baskın bir lider, elindeki güçle toplumu yönetir ve disipline eder. Bu yöntem, tiranın (kral, toprak ağası, lider vs.) iyi niyetli ve dürüst olup olmamasına göre verimlilik gösterir. İnsanlık tarihinin ilk başlarında bu yönetim şekli baskındı. Hatta günümüzde bile bazı ülkelerde açık yada üstü kapalı bir şekilde yaşanıyor. Bu yönetimin en büyük dezavantajı, toplumdaki insanların otoriteyi bir takım entrika ve alicengiz oyunlarıyla kandırabilmesidir. Mesela otorite hırsızlığı yasaklamıştır ve hırsızlara ağır cezalar uygular ama bu uygulama suçu tespit edip, suçluyu yakalayabildiğinde uygulanabiliryor. Yani aslında, otoriteye yakalanmadığın sürece herşeyi yapmakata özgürsün durumu var. Bu yöntemin herkesi yakalayacak, takip edecek gücü olmadığından ötürü pek yararlı olmamıştır. Daha sonra Tanrılar ortaya çıkmıştır...


Otorite (kral, tirani lider) kendisini bir takım entrikalar la kandırılabilme potensiyelini görünce, "Madem benim gücüm sınırlı, o zaman ben bir sınırsız güç yaratayım ve insanları bu güce sorumlu hale getireyim." düşüncesine yönelir. Dinlerin aslında ilk çıkış amacı, insanları ulvi bir güce sorumlu kılarak, toplumdaki asayişi sağlamaktır. Toplumdaki bireyler, otoriteye yakalanmadan suç işleyebilirler ama tanrıya yakalanmamak imkansız. Çünkü, tanrının sınırları ve gücü sonsuzdur. Böylece yargılayıcı tanrı ile birlikte, cennet cehennem kavramı yaratılır.


Fakat bu yönetim anlayışınında bazı gedikleri vardır. Bir kere insanlar cehenneme gideceklerini bile bile hala "günah" işlerler. Neden? Çünkü, işledikleri "günahları" cehennemde geçirecekleri bir süreyle ödemeye razıdırlar. İnançlıysan ama günahkarsan, belli bir süre cehennemde kalır sanra cennete dikey geçiş yaparsın ama inançsız isen sonsuza kadar cehennem! İnsanlar bilinç altında, dünayada işledikleri günahları (zevkleri ve küçük hesapları), cehennemde geçirecekleri bir süreyle ödemeye meyil ederler, razı olurlar. Peki insanların birbirine kötülük yapmasını, kendi kişisel rahatı ve zevki için diğer insanların rahatını bozmasını nasıl önleyebiliriz?

Bunun uzun bir cevabı, Albert O. Hirschman'ın "Tutkular ve çıkarlar" adlı kidabında yazılır...
Özetle insanları, kapitalizmin çıkarlar zinciriyle bağlarsak, insanlar tutkularından (negatif tutkular , günahlar falan) vazgeçip, gündelik çıkarlarına odaklanırlar ve nispeten huzurlu bir ortam oluşmuş olur. Nispeten...
Yalnız bu çıkarların da zamanla negatif tutkulara dönüşebilme ve bu çıkarlar zincirinin toplumun asayişini ve huzurunu düğümlemesi olasılığı vardır. Sonuçta kapitalizim, dünya tarihine kıyasla hala yeni bir akım ve hala sonuçlar alınmaya devam ediyor. Beklenip görülmesi gereken bir uygulama yöntemi...


Şahsen benim inancım bir yaratıcı gücün olduğu yönünde. Kimileri buna Allah diyor, kimileri Göktanrı diyor, kimileri ise, ağaca kuşa böceğe tapıyor. Ben bir isim vermeden yaratıcı diyorum. Kimileri inandıkları dine hristiyanlık diyor, kimileri müslümanlık, müsevilik, yahudilik... Ben ise kendi inancım diyip geçiyorum. Müslüman bir ailede doğduğum için müslümanlığa yakın bir inanış tarzım oluyor doğal olarak. Yeri geliyor camiiye gidiyorum, yeri geliyor oruç tutuyorum. Ama yeri geldiğinde müslümanlığın yasakladığı alkolü de içiyorum, zina da yapıyorum. Bu ve benzeri aktiviteleri/davranışları yapmayan insanlar bana göre ot kategorisinin en uç zincirini oluşturan insanlar. İçimde yaratıcıdan önce kendime ait olan sorumluluklarım var. Herşey yaratıcı için değildir. Tam aksine insan herşeyi kendi için yapar. Senin yaptığın hiçbir şeyden Tanrı en ufak yarar ya da zarar görmez. Ama illaki herşey O'nun için derseniz, hayatı yaşayamadan varsa ölümden sonraki hayata gidersiniz...


Tanrı kadar inandırıcı değildir, göremediğin hiçbir şey... - Por qué? -

21 Ocak 2011 Cuma

20lik Dişi

Dünyanın en sike sürülmeyecek oluşumu olmakla birlikte, ömrünün baharındaki bir insana cinsel uzuvlarına dokunmadan nasıl tecavüz edileceğini gösteren yegane şeydir 20lik dişi. 20 sene içeride durduktan sonra, dışarı çıkmanı gerektirecek ne var? Söyle bilelim. Hadi çıktın sessiz sakın çık. İbnelik yapmanın ne alemi var? Bugün, burada her şeyin açıklığa kavuşmasını istiyorum!

Başına gelenler okurken bile acısını hissedecektir eminim. Tabi '' Ay ben hiç hissetmedim, kendiliğinden çıktı.'' diyen şanslı piçleri hariç tutuyorum. Zaten o kişiler okumasın bile! Biz -20lik dişi çıkarken acı çekenler- olarak kendi içimizde paylaşalım acılarımızı. Öyleki sosyal paylaşım sitemiz olan, sevgili Facebook'da böyle bir grup kurup gücümüzü tüm dünyaya duyurabiliriz. Tabi tüm dünyanın bu acıyı çektiğini göz önüne alırsak, karşı çıkacak hiç bir grup olmayacak. Düşmanı olmayan bir grup zaman içinde yok olur ideolojisini temel alarak, bu fikri şuan burada çürütüp kendi kendimi göt ediyorum. Teşekkürler...

Tanım yaptık, geyik yaptık ve kendimizi göt ettik. Şuana kadar elimizde bunlar var. Konuyu fazla uzatmadan dalıyorum o acı dolu saatlerimi yazmaya. Lütfen çocuklarınızı bilgisayar karşısından uzaklaştırıp yakın gözlüklerinizi takmayı unutmayınız...

Dün(19.01.2011) gece çok zor saatler geçirdim. Hatta saatler bana geçirdi desem, en ufak bir mübalağa yapmamış olurum. Hemde korunmadan! Sinsi sinsi çoğaldı ağrısı. Avını süzen bir hayvan gibi. Ben yavru ceylan o vahşi aslan. İçimden '' Az sonra geçicek oğlum ya. Kasma kendini amına koyıyım. 2cm diş 1.80 küsür boyundaki adamı yıkamaz. Acı yok Mali acı yok!'' desemde pek kandıramadım kendimi. Evde salon-mutfak-oda arasında mekik dokudum durdum. Yatıp uyumak geçti bir an aklımdan...

Başımı yastığa koyduğum anda acısını daha çok hissetmeye başladım. Sanki ''Kalk ulan ne uyuması? Bu gece uyku haram! Amaaan sabahlar olmasın...'' dercesine acıtıyordu küçük bedenimi. Karşı koyamadım, yavaşça doğruldum yatağımda. O ise, yenmişliğin verdiği zafer sarhoşluğu ile biraz daha az acıtıyordu artık canımı. Az da olsa acıyordu lan işte! Bir şeyler yapmalıydım ama ne? İşte o anda -Yeni Rakı- diye bir ses duydum. Evet, dolapta beni bekliyordu ilacım. Acılarımı yatağımda bırakıp, milenyumun buluşunu almak için mutfağa doğru yöneldim.

Dolabı açtım ve göz göze geldik. İçindeki 2-3 doublelik rakı ile içimi ısıtan bir bakış attı bana. Kirliklerini kırpıştırarak duygularımı okşadı. Sıcak sıcak bakıştık. Birbirini yıllardır görmeyen iki sevgili gibiydik. O an bütün acılarımı unutup, bambaşka bir insan olmuştum. Tabi bu saadet dolu saniyelerim fazla uzun sürmedi. Kıskanç bir 20lik diş sancısı ile bölündü! Kaptım şişeyi, diktim kafaya. Yanında beyaz peynir, kavun, tuzla pişirilmiş sardalya falan olmasa bile, tadıyla yüreğimi okşadı. Bunu bulan adamın, taşşaklarını öperim ben azizim! Diş ağrısı bahane, rakı şahane! Tabi işi fazla alkolikliğe vurmadan, pamuğa dönüp ağrıyan bölgenin üzerine koyma metodu aklıma geldi.

Bu mütiş fikrim ile soluğu banyoda aldım. Kaptım pamuğu, koştum mutfağa. Önce Türk Sanat Müziği plağımı gramofona koydum. Pamuğu iyice rakı ile ıslattıktan sonra, koydum dertsiz başımı derde sokan dişimin üzerine. Bir yandan Müzeyyen Senar çalıyor, diğer yandan rakılı pamuğum ile mutlu mesut geçiniyorduk. Tabi bu sırada ortalama olarak, dakikada en az iki adet yeni küfür icat ediyordum. (Bknz. Çıkacağın yaşın doğumgünü pastasını yapan ustayı sikiyim!) Sövdükçe biraz daha rahatlıyordum. Bütün sinirimi alıp götürüyordu adeta...

Rakı, ben ve lanet olasıca 20lik dişi! İki saat boyunca ayrılmaz bir üçlü olmuştuk. Bu iki saat süresince 1 paket pamuk ve yaklaşık olarak bir ufak rakı acıma ortak olmuştu. Ama ne fayda azizim... Kalleş diş insafa gelmiyor, her geçen saniye biraz daha acıtıyordu. Baktım rakı makı olmuyor, hemen tıp alemine başvurdum. Bir adet ağrı kesici attım ama bilim de çaresiz kaldı. Adının hakkını veremedi, ağrımı kesmedi!

Onca acının yanına, birde tıp alemine olan inancımı yitirmek üzereydim ki kendimi Türk Hekimleri'ne emanet etme fikri bir akepe ampulü gibi yandı kafamda. Gerçi akepeden ne fayda gördük de ampulünden görelim? (Siyasetimi de yaparım arkadaş!) Atladım arabaya gittim hastahaneye. Sıra olmaması bir nebze olsun mutlu kılmıştı beni. Küçük şeylerden mutlu olmalıydım artık. Tüm gece evin içinde Fatmagül edasındasında gezmemden dolayı en ufak fırsatı değerlendirip, zorlada olsa gülmeliydim. İnsanların beni mutlu ve güçlü görmesini istiyordum. (Ne acıtasyon yaptım bee...)

Neyse azizim bastık parayı dedik ki ''Bak şu dişe!''. Bakmaktan çok konuşmayı tercih eden bir doktor tipi ile karşı karşıyaydım. ''Şikayetiniz ne?'', ''Durulmayacak kadar çok mu ağrıyor.'', ''Daha önce ağrı yapıyor muydu?'', ''Kaç cm?'' falan gibi sorularla muayene etti sağolsun! Röntgen istedi, çektirdim. Baktı baktı ''Bu beni aşar. Çene cerrahının bakması lazım.'' dedi. Lan zaten o bölge uyuşsun diye sabah sabah rakı içmişim, bana kurduğu cümleye bak. Alkollü ve 20lik dişi çıkan adama denir mi lan bu? Aygaz diye bağıran adamın arabasının arkasından, kibrit çakıp yürümekle eşdeğer bir sapkınlıktı bu. Orada içimde kalıp da söyleyemediğim şeyi burada kusmak istiyorum. Ulan bayan! O diplomayı sana veren üniversitenin hocalarınında, seninde, sizi doğurup kazanında...

Aldım röntgenimi döndüm evime. Ablamın daha önce yanında asistanlık yaptığı Prof.Osman Gümrü'nün muayenehanesine gittim. Gitmez olaydık. Duyduklarım karşısında kanım dondu. Donduğu falan yok lan panik yapmayın kerkenesler... Diş yamuk çıkıyormuş ve altında kist oluşmuş. Doktor bana dönüp '' Kist çok büyük. Çenenin kırılmaması mucize! '' gibisinden bir şeyler söyledi. ''Sevgili hasta domalır mısınız size zahmet?'' dese inanın daha iyi olurdu. En azından oracıkta biterdi işimiz. Duşumuzu alıp evlerimize dağılırdık.

Velasılkelam durum kötüymüş. Gün boyunca duymadığımdan dolayı sevinebileceğim tek cümle ''Üç ay ömrünüz var...''. Şubat ayında ameliyat olup, söküp attırcam ağzımdan orospu çocuğunu. 20 yıl ağzımda besledim büyüttüm, bugün bana yaptıklarına bakın! Ananı avradını SoMALİ'li korsanlar siksin, şerefsizin evladı!

19 Ocak 2011 Çarşamba

Yalnız Kovboy

Ekürisi ölmüş bir at kadar yalnızım 120m2 evde. Aynı zamanda diğer eşi kaybolmuş bir çorap gibi de diyebiliriz. He bu arada diğer eşi kaybolmuş çoraplarımı soracak kimse de yok. Sırf bu yüzden çekmecede eşini bekleyen, izdivaç programlarına çıkarmayı düşündüğüm dört adet çorabım var. Aynı kaderi paylaştığımızdan dolayı aramızda inanılmaz bir sıcaklık var. Bazen beraber uyuyoruz. Zaten tek işe yaradıkları zaman, yatarken ayaklarımın üşüdüğü an. İki adet eşini kaybetmiş ama renkleri benzer çorapları geçiriyorum ayağıma uyurken. Görücü usulü birleştiriyorum ibneleri. Yaratıcı olmak diye buna derim!

Asıl sorun yemek yerken başlıyor. Hani '' Tuzu ver lan! '' diyebileceğin bir aile ferdi yok karşımda. Tuzsuz yemek yemeğe başladım bu sayede. ''Üşeniyor musun gavat! Git al.'' diye içinizden geçirdiğinizi biliyorum. Tadım TUZUM yok, sataşma bana... ''Bulaşık.'' dedi sanki birisi. BULAŞmıyorum o işlere. Başkasını kullanıyorum. Mu ha ha ha!

Şuan karşımda muhabbet kuşum var. Bakmayın adının -muhabbet- kuşu olduğuna, hiç çekilmiyor piçin muhabbeti. Alıyorum elime zorla konuşuyorum Çapkın'ımla. Saf saf suratıma bakıyor. Arasıra ötüyor ama dilimiz farklı. İletişim kopukluğu yaşıyoruz. Kuş dili bilen, duygularıma tercüman olacak bayan eleman alınacaktır. Haberiniz ola. Ayrıca kafesinden elime alınca mutlaka elime sıçıyor. Bunun bir tepki olduğunu düşünüyorum. (Bknz. Ağzına sıçarım!)

İşte böyle kuşla, çiçekle, böcekle konuşacak kadar vahim bir durum içerisinde ''Bir adet Selpak alır mısınız abiiiiğ?'' modunda geçiyor günler. Arasıra kendimi dışarıya atıp iki adet insan yüzü görüyorum. Zar zor öğrendiğim Türkçe'yi unutmamak için, bir kaç telefon görüşmesi yapıyorum. Neyse gençler az sonra kankam gelir, bir şeyler yaparız. Hadi dağılın şimdi...


-Çapkııın, gel iki muhabbet edelim koçum.
-Ciiiiiiiik ciiik cik!
-Ebenin cik amı cik! Piçcik!
-Ciiiiik......
-Gir kafesine gagasını ziktiğim!

8 Ocak 2011 Cumartesi

Acı ama gerçek: Kızlar da Sıçıyor!

Tavlamak için türlü taklalar attığın... Uğrunda eş dost sattığın... 
Saniye aklından çıkarmadığın o ikiyüzelli gram sahibi var ya sevgili kardeşim, sıçıyor biliyor musun? Hem de ne sıçmak... 

Evet, benden duymuş gibi olma ama sevgili kardeşim, acı gerçek bu. O da sıçıyor... Bu gerçekle yaşamaya ne kadar hazırsın? 
Ya da sevdiğin o kızın tuvaletteki küçük dünyasında neler yaşadığını bilemeden paylaşımınızın gerçeği yansıtacağına, hastalıkta ve sağlıkta, barışta ve savaşta sana evet diyeceği esnada ucu baş vermiş olabilme ihtimalini de göz önünde bulundurarak, bir ömür boyu mutlu olup mutlu edebileceğine inancın tam mı gerçekten? 

Sana kalsa sıçtığı boku yersin biliyorum, neden sana bunları soruyorum ki... 
Sen de haklısın tabi... Senin de kendine göre bir dünyan var. Sen de ben de çok iyi biliyoruz ki tabiatın gerçeklerinden biri de bu elbette. Düşünsene dünyanın süper gücü Hilari bile sıçıyor lan, senin Kaşarsu'n neden eksik kalsın. 

Norveçli Balıkçılar bile yaptıkları araştırmalarda hep seni haklı çıkartmadılar mı zaten?

O yüzden sevgili kardeşim, seçim senin seçimin, doğrular senin doğruların... 
Ben senin gibi bakamadım ama olaya bunu bilesin, yani bu gerçeği kabullenemedim bir türlü! 

Kızların sıçıp sıçmaması konusunda çükümser kaldım tecrübemle sabit olarak... Hani tamam sıçsınlar diyorum, onlar da insan netice itibariyle ama sıçmak var, sıçmak var... Mizaçlarına uygun bir tavırla halletsinler şu meseleyi istiyorum. Benim yaşadığım Feraye Sendromunu sen de yaşamayasın diye farkındalık yaratmaya çalışıyorum sende.

Ha, Feraye mi? 

Tanımıyorsun değil mi sen onu, doğru sana hiç anlatmaya fırsatım olmadı ki... 

Feraye... Feraye'm! Dünyalar güzeli, mankenler mankeni, bir içim suyum, ilk görüşte çarpıldığım, çaksam sezonu kapatırım dediğim Feraye'm... 
Barda tanıdım ben Feraye'yi. Öyle güzel, öyle verimkar bi elektrik alıyordum ki, gözlerimi alamıyordum bir an olsun üzerinden... Bar ortamının pervasızlığını, flaşörün deli gibi çakmasını ve adamdaki yan etkilerini sen de bilirsin. Alemin cezalandırıcısı zannedersin bir anda kendini... Ve bir prensesin olur, onun içindir o bütün bir uçtan diğer uca Deli Böbrek misali attığın voltaların..

Velhasıl kelam, gözümü kararttığım bir anda 69 model Şevrole impala bakışlarımla kitlendim hedefime, voltamı sonlandırdım o narin bileklerinin başladığı yerde. Artık Feraye'm ve ben dünya evine girebilecek kadar yakındık birbirimize. Geriye bir tek takılardan ne kadar yolumuzu buluruzu konuşmak kalıyordu ki, o saniyeden sonra artık kaçırır mıyım? Tabi ki hayır. Gerekeni yaptım. Elim belinde tuttum yolu...

Kapıdan girer girmez ürkütmek istemedim nazlı ceylanımı, kendi ellerimle yaptım kahvesini, oturduk diz dize, çekirdek bir ailenin rahatça hayatını idame ettirebileceği büyüklükteki salonun orta yerinde, öylece gözlerimizi ayırmadan, sanki yıllardır aradığımız aşkı bulmuşçasına birbirimize şuursuzca bakarak....

Gecenin ilerleyen dakikalarında ise göz temasını kaybedecek kadar yakındım artık Ferayem'in Anjelina dudaklarına ve dayanamadım, ateşledim tam üç gün sürecek olan bafili yalnızlıkların fitilini! Dakikalar saatleri, saatler günleri kovalıyor, ben ve en güzelim yataktan neredeyse hiç çıkmıyor, deliler gibi sevişiyorduk. Çalışılacak olan derslere çalışmayacak kadar cesur, ama odada istatistikleri alt üst edecek kadar aşk çocuğuydum. Her şey iyi güzeldi ama yolunda gitmeyen, kafamı kurcalayan bir şeyler vardı sanki ikinci günün sonunda. Feraye'm tuvaletin yolunu bile sormuyor, kısmi temizliğini kolonyağlı mendille yapıyordu her defasında umarsız bir şekilde. Bu durum da doğal olarak bende belirsizliğe sebebiyet vermeye başlıyordu yavaş yavaş ama büyü bozulmasın diye de sesli düşünmekten korkuyordum.

Sonunda beklediğim hamle üçüncü günün ilk ışıklarında geldi Feraye'mden. ''Lavabo nerede bi'tanem?'' dedi. Gösterdim çiçeğime yerini, mutlu oldu. Uzun zaman oldu gibi der gibiydi gözleri, daldı banyonun kapısından içeri o çıplak bedenindeki lila sütyeni ile...

Ben ise hayatının kadınını bulmuşluğumun zafer sarhoşluğu ile uzanıyorum yatakta öylece, içim geçmiş bir şekilde, ta ki yarım saat sonra gelen ''Hayatııım...'' sesiyle irkilene kadar. Sese doğru fırladım oktan çıkmış yay gibi ''Efendim bitanem?'' dedim. ''Şey ya'' dedi. ''Poşet gibi bi'şey verir misin canım?'' dedi. Tamam.'' dedim. Gittim getirdim fikrimin ince gülünün poşetini. Meraklı bakışlarım karşısında kayıtsız kalamadı. ''Saçlarımı lavaboya atmak istemedim de, tıkanır belki dedim.'' dedi. İşkilim tavan yaptı bu cümleden sonra. Yarım saattir banyodasın, ne bir damla su sesi gelmiş, ne içeride bir damla buhar? Neyin saçı bu şimdi dedim içimden kendi kendime... Ayrılmadım kapının önünden, gider gibi yaptım, gitmedim. Feraye'm poşeti alır almaz geri döndü kapıyı çarparak. Ama hesap edemediği bir şey vardı. Banyonun kapısı hızlı kapatılınca dili yuvasından fırlıyor ve tekrar açılıyordu. Ferayem işte bu noktada kapının azizliğine uğruyordu... 

Meraklı ve hayran sağ gözüm dalıveriyordu ardından Feraye'min, kapının aralık kalan ince çizgisinden içeriye doğru. Aceleyle g
eçirdi koluna verdiğim Tansaş poşetini... Bir hışımla çamaşırlığın üzerinde kalan tornavidayı aldı vee; O da ne?! 

Sıçmış benim Feraye'm! Sıçsa gene iyi. Tıkamış tuvaleti! Kol gibi bırakmış yavruyu alafrangaya, görünen kısmı görünmeyenin teminatı. Namluda sıkışmış torpidodan beter... Başladı tornavida darbeleriyle Iceberg'in görünen kısmını yıpratmaya... Kurcaladıkça kurcalıyor, ımph ımph diye nefeslenerek kolunu giderin derinliklerine doğru sokuyordu. Sanki yüreğime sokuyordu o tornavidalı kolunu hunharca...

N'oluyo lan bile diyemedim. 
O gücü bulamadım kendimde... Banyonun duvarına sırtımı dayadım, yığıldım yere oturur vaziyette... 
Kolay değildi bu benim için az önce tanıklık ettiğim sahne. 

Ömrümün sahibi Feraye'm! 
Hani sıçsa bile ne bileyim, balık yemi gibi renkli renkli ufak tanecikler bırakıyordur belki diye düşündüğüm kız!
içerde sıçmış, tıkamış tuvaleti bir güzel, bokuyla oynuyor üstüne bir de! Yıkıldım... 

Yarım kaldım...

Açeydim kollarımı, geçeydim karşısına, duteydim kolundan ''Feraye sıçma!'' diyeydim, ''Sıçmaa!''. Aklımda gülüşün, gözlerimde hayalin...


Neden sıçtın ki Feraye?
Öylece kalbimin orta yerine...

3 Ocak 2011 Pazartesi

Nedensiz Can Sıkıntısı

Evet, var içimde bir sıkıntı. Kimsenin olmadığı bir yeri doldurma çabasında belkide bedenim. Boş kalmamalı ne de olsa. İlkokuldan beri öğretilmemiş miydi bizlere boşlukları doldurmak? Öğretileni yapıyor belki de hücrelerim. İçinde hayattan sıfır alma korkusu olsa gerek, bir saniye boş bırakmıyor...

Nedensiz sıkılmak! Ulan oturup düşünsem hani bir derdim mi var diye, gayet dünya sikine minare götüne bir adamım. Ailem dışında, olup biten hiçbir şeyi takmam kafama. Kim ne yapmış ne yapmamış, zerre kadar umurumda olmaz. Bu durumda bile içimin sıkılması hayır mıdır, yoksa şer mi? Bilemiyorum... İyi düşün iyi olsun dediklerinden dolayı, iyi düşünmek istiyorum ama ortada düşünülecek bir şey yok. Ne sikimsonik bir davadır bu insanın içinin ''nedensiz'' sıkılması...

Sıkıntısı olupta sıkılan insanlardansanız eğer, şanslısınız lan benim gözümde. En azından biliyorsunuz canınızın neye sıkıldığını. Bir yandan canının sıkıntısını düşünürken, bir yandan da benim gibi neye sıkıldığını aramak zorunda kalmıyorsunuz. Sorunu biliyorsunuz ve ona göre bir çözüm bulmak istiyorsunuz. Birde benim yerime koyun kendinizi. Ya da koymayın lan hayatınız kararmasın. Kıyamam size...

Ya işte böyle azizim. Canın sıkılır, ama neye sıkılır? Hiçbir şey koymuyor da içinde olanı bilemiyorsun ya işte o koyuyor anasını satıyım! Bak yazmak rahatlattı sanki biraz. Ama saat geç oldu. Şöyle bir yastığa koysam kafamı geçer belki. Umut dünyası işte!