27 Nisan 2012 Cuma

Regl Olan Yurdum Kızları


Ne sikimsonik bir doğallıktır çözemedim azizim. Bilimsel tek gerçeği vücudun oluşturduğu yumurtayı dışarı atmak. Yani tavukların her gün yaptığı bir durum. Buna karşılık bunu 28 günde bir kez yapan insan dişisinin en tripkar 4-5 günüdür. Biz erkeklerin ise en çile dolu günleridir…

Trip atan bir tavuk düşüdünüz mü hiç? Ya da bu triplere karşılık hep alttan alan bir horoz? Dünyanın hiçbir yerinde yok ulan böyle bir şey! Olsa bile dozundadır. Tavuk dediğin ağlamaz, zırlamaz en azından. Gecikme durumları falan da yok. Sabah kümese gittiğinde mis gibi yumurta durur karşında. Alırsın ister sahanda yaparsın, ister haşlama. Bekar adamın favori yiyeceğidir kendisi. Fakirin havyarıdır…

Geçmiş zamanlarda bu tribi fazlasıyla çekmişliğim var. Sanki ben koymuşum o yumurtayı oraya! Yahu neyin tribi bu bitanem? Ayrılık sebebi olmaya kadar gidecek olayın fitilini ateşlemek bir yumurtanın ne haddine? Sorarım sana ve sormakla kalmam ayıplarım. Bir tavuk kadar olamıyorsun derim, alır ceketimi çıkarım…

Her şeyin altında parmağı olan Japonlar’dan regl olmayan hatun istiyorum. Bakın oğlum çığır açmak istiyorsanız bunu icad edin. Yemin ediyorum kapış kapış gider. Peynir ekmek gibi satarsınız. Köşeyi döndüğünüzde de şu güzel yazarı bir nobel ödülüne falan layık görürsünüz artık. O kadar da eşek değilsiniz!

Demem o ki yapmayın kızlar. Bu doğallığın sebebi erkekler değil. Çektirmeyin o gereksiz triplerinizi hem cinslerime. Sizlere sesini çıkaramayıp cama kafa atan tanıdıklarım var. Ne günahı var şimdi bu erkek canlısının? Cevabınızı, aynanın karşısına geçip kendinize verin. Sonra sıcak bir duş alıp, rahatlayın, rica ediyorum…

He bu arada sancılar için maydanoz suyu için tavsiyemdir. Dua falan da istemiyorum, saçma triplerinizi içinizde yaşayın yeter. Bi de saçma sapan nedenlerden dolayı ertelemek için hap falan kullanmayın. Akacak kan damarda durmaz hayatım. Bırak doğal haline, takılsın kafasına göre...

25 Nisan 2012 Çarşamba

Bir Başlık Kisvesi Altında Kısıtlayamadığım Bir Yazı Oldu Kendileri...


Sizlere evimin balkonundan yazmaya başlıyorum gençler. Anlatılacak çok şey olmasına karşın saçmalamaya programladım bugün narin parmaklarımı. He bu arada parmak demişken, algidanın buz parmak dondurmasının üstüne tanımam. Sayısız ünlü güzelin oynadığı magnumdan kat kat çok severim kendinisi. Hatta meybuz denilen buzu bile daha çok severim. Sanırım buz ile aramdaki samimiyet sadece viski kadehinden ibaret değil…

Yalnızım bugün. Çölde kaybolmuş bir bedevi kadar yalnız. Bir kutup ayısı çıkıp bana hallenir mi bilmiyorum ama yalnızlık güzel şey be azizim. Bana eşlik eden tek şey nargilem ve bir kadeh viski… Yaşadığı sayısız insandan edindiği tecrübelere göre, insanın en güzel dostlukları cansız varlıklarla kurduklarıdır der bu yazar. Yani en azından benim için durum böyle. Karşımdaki canlı ya da cansız varlığın benden bir çıkar gözetmemesi beni daha çok bağlıyor o şeye. Tripsiz, beklentisiz, saçma konuşmaların olmadığı bir ortam sunuyor bana bu varlıklar. Gerçi muhabbetleri yok ama bu ihtiyacımı da yazarak gideriyorum.

Sayısız insan tanıdım şu yaşıma kadar. Sayısız kişilikler, sayısız iyilikler ve kötülükler, sayısız hatalar, sayısız hatıralar yaşadım. Şöyle bir bakıyorum da nargilemin folyosundaki delik sayısı kadar insan girmiş hayatıma. Her giren bir şeyler bırakıp gitmiş. Bunların yanında götürdükleri de olmuş tabi… Kalbimi çalıp gitmediği sürece koy götüne gitsin. Ama aşık olup yaşasaydım şu anı daha bi güzel mi olurdu her şey? Hiç sanmıyorum lan…

Aşk, aşk, aşk… Milletin götünü yırtığı, uğruna ailesini, arkadaşlarını bırakıp gittiği bir duygu. Daha önceki yazımda da yazdığım gibi hiç tam olarak tadamadım bu duyguyu. Kalabalık bir masaya koyulan tabaktaki hayvar gibi tadımlık yaşadım. Tabak bittiğinde ise her şey eski bir rafa kaldırılmış kitap gibi geldi gözüme. Okunurken gayet zevkli ama artık tadı kaçmış romanlar gibi… Vefasız biri değilim ama biten ilişkiler benim hafızamda ya da siktir et hafızayı kalbimde barınamıyor. Günlerimi, haftalarımı ve hatta aylarımı geçirdiğim insanlar bir hiçten ibaret oluyor sadece. Geri gelseler tekrar olur mu bilmiyorum ama tek bildiğim, kaçan trenin arkasından koşacak gücü bulamıyorum kendimde. Güzel şeyleri hatırlayarak kalıyorum ama içimde en ufak bir kıpırdanma yaşayamıyorum. Kimilerine göre büyük eksiklik ama benim eksiklik olarak tanımlayabileceğim tek şey yanımda olmayan ailem…

He bu arada ailem demişken… Babam ve annem, yılların vermiş olduğu çalışma yorgunluğu ile attılar kendilerini bir adanın ortasına. Bana da yaşamımı devam ettirdiğim bu 3+1 evi bıraktılar. İki de banyosu var lan. Sular kesilince gelin ördek falan yüzdürürüz. Her neyse… Bu yalnızlık, kendimi cami avlusuna bırakılmış bir bebek gibi hissetmemi sağlasa da, bu durum insanı erken olgunlaştırıyor. Tek başına yaşamak… Problemleri tek başına çözmeyi öğretiyor. Önemli kararları tek başına alma sorumluluğunu ediniyorsun. Sevdiğin insanların aylarca sadece sesini duyarak yaşamayı öğreniyorsun…

Bu durum çoğu kişinin özendiği bir hayat olsa da belli bir süre sonra sıkıyor insanı. Evde rahat olmak, istediğini yapabilme özgürlüğü sıkıyor bir yerden sonra. Özgürlüğün bile sınırsız olması, bazen kabak tadı vermeye başlıyor. Kabak demişken benim valide feci cevizli kabak tatlısı yapar. Olsa da yesek…

İlk olarak yemek yapmayı öğrendim yalnız kaldığımda. Sonra bulaşık, ütü, temizlik falan aldı başını gitti. Zamanla dedim ki, bu böyle olmayacak. Temizliğe birini, ütüye birini, bulaşığa birini derken komşuların gözünde playboy olduk anasını satıyım! Yalnız bir erkeğim ulan ne bekliyordunuz ki? Gönderin bakalım eşlerinizi uzak bir yere, ne kadar dayanacaksınız? Keşke bunları yüzlerine karşı söyleyebilsem. Aslında bu sözü kuşe kağıda bastırıp kapıya asma fikri de gelmedi değil aklıma ama zamanla onlarda alıştı.

Közümü tazeleyip geliyorum gençler kaybolmayın bir yere…

Şu mucidini sevdiğimin nargilesine tapıyorum resmen. Aranızda hiç denememiş olanlar varsa bir gün ısmarlayayım. Sigaradan çok daha anlamlı. Parmak kadar şeyden zevk alınmaz oğlum/kızım saçmalamayın lan! Kokusu desen zaten berbat. Sırf bu yüzden keyif sigarası hariç sigara içen hatunları bir bir çıkardım hayatımdan. Kız dediğin çikolatalı parfüm kokacak. Ya da lavantalı duş jeli kullanacak. Benden size tavsiye…

Neyse sanırım bu kadar yazmak yeterli bugün için. Klavyenin tuşlarına yazılarım için basmayı özlemişim. Gerçi özlediğim bir ton şey var ama bir yerden başlamak lazım. Beşiktaş’ın galibiyetlerini de özledim mesela. Haftasonu şu fenere koyarsak çok kral bir yazı ile döneceğim huzurlarınıza. Ya da siktir et abi, yense de yenilse de tek aşk BEŞİKTAŞK!

20 Nisan 2012 Cuma

... gene de sevemedim.


Çok uzun süredir yazmadığımı söyleyerek başlamak istiyorum. Neden böyle –yılların yazarı- tribine girdiğimi anlamadım ama yazmadığım süre boyunca ‘’Porque yazsana oğlum/hayatım/canım/ciğerim/böbreğim…’’ tepkileri aldığımı söylemeden geçemeyeceğim. Gizli hayran kitlem bu sürecin sonunda ortaya çıktı. Nadasa bırakılmış bir toprak gibi daha verimli şekilde geliyorum. Lütfen kemerleri bağlayıp, 16 yaşından küçük çocukları mönitörden uzaklaştıralım…

Bu sefer kendi sorunum olan sevememek ile ilgili bir yazı yazma gereği duydum. Evimdeki muhabbet kuşu dahil kimseyle oturup adam akıllı konuşamadım bu sorunumu. Kendimce birçok çözüm yolu aradım hep hüsran, hep hayal kırıklığı, hep gözyaşı… yok lan ağlamadım üzülmeyin. Hisleri alınmış duygusuz bir adam olduğumu düşündüm çoğu zaman. Bazen de aşkı basite indirgememiş olgun biri olarak tanımladım ama elimde bu düşünceleri somutlaştıracak hiçbir eylem göremedim. Gerçi görsem de koy kaba etine gitsin… Çok kibarım ya allah kahretsin!

Aslında çocukluk çağı olarak nitelendirdiğim zamanlarda dört sene bir kızla ilişkim oldu. 14-18 yaşları arasında severek yaşadık. Zamanın ve düşüncelerin değişmesi sonucu yollarımız ayrıldı ve şuan evli. Belki de aşka karşı oluşumun nedeni bu. Dört sene birine deli gibi aşık ol, ayrıldıktan iki sene sonra biriyle evlen… Benim onu beklemediğim gibi onun beni beklemesini tabi bekleyemem ama tuhaf geliyor… Çocukluk deyip geçiyorum şimdi. Sanki geçmesem bir bok olacak anasını satıyım. Bitiyorum şu deyip geçme muhabbetine. Neyse…

Aşkı bulma yolları aradım. Farklı kişilikte, özellikte, yaşta insanlarla farklı şeyler yaşadım. Belki bu amacım için birçok insanı kırdım, üzdüm ama kötü bir niyetim olmadı hiçbir zaman. Zaten kötü bir insan değilim lan ben. Hani kanat taksan melek diye yutturursun azizim. Uzatmadan gireyim bari konuya…

‘’Kalbe giden yol erkeğin midesinden geçer.’’ sözünün verdiği gaz ile batı mutfaklarına ilgisi olan bir kızla başladım. İtalya, İngiltere, İspanya v.b ülkelerin yemeklerini yedim 4 haftaya yakın süren ilişkim boyunca. Makarnanın envayi çeşitini yedim. Soslu İspanyol mutfağının soslarından nasibimi aldım. İngiliz mutfağından ise bir bok anlamadım azizim. Sonuçta bu ilişkinin bana kattığı sadece 4-5 kilo oldu. Sanırım yemekler kalbe uğramadan, aktarmasız mideye indi direk.

Daha sonra babası aşçı bir kız ile birlikte oldum. Büyük umutlarla tranfer edilen Brazilyalı futbolcular gibi hüsran yaşadım anasını satıyım. Kaşık tutmayı bilmeyen, yumurtanın bile kabuğunu içine düşüren bir kız tanıdım. Uzatmadan makul bir dil ile ayrıldım. Zaman değerli sonuçta…

Tatlı üzerine bir deneyimim oldu. Feci tiramisu yapan bir hanım kızımızın göbeğinden, tiramisusunu yedim. İlk tepkim ‘’Yoksa, yoksa, yoksa… Buldum galiba!’’ oldu ama sadece kan pompalamaya yarayan kalbim bunu da reddetti ve iki hafta sonra ipleri kopardık. Ama canım ne zaman göbekte tiramisu çekse ararım…

Bunun üzerine ilacımın gıda sektöründe olmadığını farkederek farklı dallara yöneldim. Nargile tutkunu bir şahıs olarak nargile seven bir kız ile yaşamaya başladım. Muhabbeti güzeldi hakkını yiyemem ama o naneli nargilede ne bulduğunu çözemedim azizim. İnsan dediğin yenilikçi olur lan biraz! Sonra bitirdik o muhabbeti güzel ilişkimiz. Ne zaman Ajdar’dan Nane Nane şarkısını dinlesem aklıma gelir…

İyi biri olsun istedim. Belki iyiliği ile gönlümü feth edip ilk sahibi olabilirdi 0km gönlümün. Yardım kuruluşlarına aktif görev alan bir kız tanıdım. Birlikte yaşlılara, kimsesiz çocuklara falan ziyarete gittik. Güzel şeyler gençler tavsiye ederim. Ama bu da yeterli olmadı benim sevgisizliğime. Kırmak istemedim bu iyilik timsali güzel insanı ama olmayınca olmuyor işte…

Herşeye tamam diyen bir dişi ile devam ettim yola. Hiç tavsiye etmem azizim. O ne lan öyle robot gibi. Fazla sürmedi sıktı ve ayrılık sinyalleri verdi ilişki. Ayrılalım dedim ona da tamam dedi. Hay senin tamAMına!

Özlem duygusu tetikler belki kıyıda köşede kalmış sevme dürtümü dedim. Başka ilde yaşayan bir kız ile facebook üzerinden tanıştım. Bir ay içinde her haftasonu buluştuk. Kalbim hala kan pompalamaktan başka bir görevi üstlenmedi, üstlenemedi ve gene ayrılık…

Gece hayatına düşkün bir kızla tanıştım. Her akşam o bar senin bu bar benim gezdik durduk. Çok sıkıcı geldi. Bir hafta tahammül edebildim ve evlerimize dağıldık. Hayatta tavsiye etmiyorum. Uykusuzluktan o vanish pembesi gözaltlarım morardı…

Genç ama evli bir kadınla tanıştım. Yaptığımızın yanlış olduğunu bile bile lades dedik. Zamanla vicdan denilen unsurun ağır basması nedeniyle saçma sapan bir başlangıcı olan bu ilişkinin de final maçını yapıp iki mağlup olarak ayrıldık. Evli olmasa belki olurdu ama artık çok geç ürkek ceylanım…

Bir hafta aynı evde yaşadığım espritüel, romantik bir kızla birlikte oldum. Elinde kahvaltı tepsisi olmadan ‘’Kahvaltını yatağa getirdim hayatım…’’ deyip yanıma yatan bir kızdı. Zamanla çok sahte ve devamı olmayacak bir şey olduğunu anladım ve zamanı boşa harcamayıp yollarımızı ayırdık.

‘’Yemeğin salçalısı, kadının kalçalısı.’’ Dedim ve Jenifer Lopez kalçalı bir kızla yedik yasak elmayı. Her şey dış görünüş değil ama tanıma şansı verdim. Tanıdım ve kalçasından başka bir özelliğini göremeyip ‘’Sen git, kalçan gelsin!’’ dedim ve bunu da bitirdik…

Olgunluk belki beni cezbeder dedim ve yaşça büyük biriyle bir ilişki yaşadım. İçlerinde tavsiye edebileceğim tek ilişki buydu. Yanlış düşünmeyin lan 60 yaşında değildi, aramızda sadece 4 yaş vardı. Bir elin parmaklarını geçmeyecek yani… Geleceği olmayacağını anlayınca son derece saygılı bir şekilde ayrıldık. Hala görüşüyoruz, nişanlanmış. Mutlu olacağına inanıyorum…

Bunca şeyin üstüne sanata yöneldim. Sanki hobi arıyoruz amına koyıyım! Konservatuarda okuyan, fotoğrafcılık yapan, keman çalan, resim yapan dört ayrı kızla yaşadım. Aradığımı bulamadım ama biraz keman çalma şansım oldu. O nasıl keman çalma! Kendimden nefret ettim azizim. Bir de karakalem resme sahip oldum ama kızda kaldı. O karakalem resmi almamakla hata yaptım azizim. İstedim ama haketmiyorsun dedi. Bi ara tekrar çıkıp bir resim yaptırmayı düşünmüyor değilim…

Derdime dermanı tıp dünyasında aradım. Tıp okuyan bir sevgilim oldu. Doğal olarak dersten başını kaldıramıyordu. Bu uzak kalmamıza neden oldu ve iki haftada bir kez buluştuk. Bana göre değil deyip ayrıldım. He bu arada şu kalbime çare bulamadın ya, sakın kardiyolog falan olayım deme!

Daha sonra hemşire olan bir kızla çıkmaya başladım. Nöbetçi olduğu zamanlar hastane kantinlerinde çay içip muhabbet ettik. Eve geldiği bir gün telefonunda doktorun biriyle olduğunu anladığım mesajlarını gördüm ama ayrılmadım. Amaç değiştirerek, doktorla birlikte ortak kullandık. Sonra geyet gururunu kırarak siktir ettim. Çizgimden sapıyorum kusura bakmayın ama –Öyle göte böyle yarak!-…

Yüzücülükte dereceleri olan biri tanıdım daha sonra. Kızın omuzlarının benden geniş olması yanımda bodyguard gezdiriyormuş gibi hissettirdi.’’ Yüzmeyi bırak gel evinin kadını çocuklarının anası ol…’’ demedim, diyemedim. Bıraktım boğazın derin sularına, sonra haber alamadık…

Sonra spor yapan değil ama spora ilgili kızlar tanıdım. Maç hastası, ofsaytı bilen, Beşiktaşlı, Galatasaraylı, Fenerbahçeli beş ayrı kızla denedim. Şöyle bir irkilip ‘’Taraftar değil, sevecek hatun arıyorum ulan!’’ diye Halil Sezai isyaaaaeeenı edip ayrıldım.

Dini boyuta taşıdım işi gençler. Ateist bir sevgilim oldu. Deist olan beni, ateizme yönlendirmeye çalıştı. Deist olarak ayrıldım. Ateist sevgili tavsiye ederim ama gençler. Allah belanı versin falan diyemiyorlar. Sonra Hristiyan, Ermeni ve Budizme yanlış duymadınız Budizme gönül veren üç kızla tanıştım. Onlar da olmadı. Zaten dini boyuta taşımak saçmaydı deyip noktayı koydum. Budist olanı hala çözemedim, değişik bir organizmaydı.

Çok az Türkçe bilen Kosovalı bir kızla tanıştım yazlıkta. Okulda ingilizceden kalan ben, bir hafta da dünya çapında konferanslara katılmaya kadar götürdüm işi. Dil dile deyince bir etkileşim oluyor tabi ama ülkesine dönünce bu iş de yattı…

Daha sonra Suriyeli bir kızla tanıştım. Benim iki gözüm onun bir gözü, o derece. Bir gece uyku sersemi görünce korktum, o da olmadı. Kendine iyi bak arap bacı, kendine iyi bak…

Babasının işi dolayısı ile İstanbul’a gelen Alman bir kızla karşılaştım bir arkadaş ortamında. Çok tatlı Türkçe konuşuyordu. Mısırını patlat, kolanı al, koy karşına konuşsun dinle. İlk başta bu durum bende sempati uyandırsa da sevemedim. Ayrılalım dediğimde ‘’Neden ama?..’’ deyişi hala kulağımdadır. Hay kedi canını senin…

Bir gün burç özelliklerimi okurken ‘’Korumacı, zor durumdaki insanları seven…’’ bir kişiliğimin var olduğunu öğrendim.  ‘’Vay anağan babağan kemüğüne, neymişim ben…’’ deyip eski okul arkadaşım bir kızla konuşmaya başladım. Anne-babası trafik kazasında ölmüştü. İki senedir halasının yanında yaşıyordu. Bir aylık bir ilişkimiz oldu. Sevebileceğimi düşündüğüm üç-dört kızdan biriydi. Başlarda gayet güzel gidiyordu her şey. Burçlara pek inanmam ama sevmeye başlar gibiydim. Halası öğrenince, evine çağırdı tanıştık. Olacak gibi derken bunun sevgi değil, kekremsi bir vicdan olduğunu öğrendim. Ayrılıp üzmek istemedim. Zamanla kendimden soğuttum ve onun ayrılmasını bekledim. Nitekim öyle oldu ve ayrıldık…

Sonra her şeyin olağan olmasını bekleyip, eski hayatıma döndüm. Yorulmanın vermiş olduğu durgunluk ile iki ay kimseyle görüşmedim. Dersler, arkadaşlar falan hayatımın bütününü oluşturdu. Bir süre sonra her şey eskiye döndü. Sıkıldığım bir hayat, ufak bir piç gibi pis pis gülümsedi kapı arasından. ‘’Yok abi Türkiye AB’ye girer benim gönlüme biri giremez…’’ derken tanıdım birini…

İlk teklif aldığım anda hemen kabul etmedim, bekledim. Sonra ufak ufak hisler başladı ve iki-üç ay konuştuktan sonra başladık. Başlarda her şey güzeldi ama eski halim devam ediyordu. Aldattım, kötü davrandım ve gittikçe bozmaya başladım her şeyi. Bir süre sonra kavgalar falan başladı. Esasen kavga etmeden ayrılırım ama ayrılamadım. Herhalde seviyorum diye geçirdim içimden…

Sonra ayrıldık, barıştık. Tekrar ayrılıp, barıştık ama ilk zaman ki gibi olmadı hiçbir şey… Bu sefer seviyordum ama seven birinin nasıl davranması gerektiğini bilmediğim için berbat ettim. Bu durum eski sevginin geri gelmesine engel oldu. Biten hiçbir şey eskisi gibi olmuyor azizim. Yıkılan bir binadan, yenisinin yapılmasını beklemek saçma…

Sonra sevgili olmadan konuşmaya devam ettik. Alışkın olduğum bir durum değildi bu. Eski sevgiyi de görememek beni agresif biri yapmış ve sevgimin de azalmasına neden olmuştu. Bu zamana kadar sevdiğimden sustuğum ters gelen şeylere tepki göstermek, tartışmalara neden olmaya başladı. Sonuç olarak bu da bitti. Kaybettim diye niteleyemem ama olsa kötü olmazdı. Sonuçta sevebildiğim tek insandı diyebilirim. O kaybetti mi? diye sorarsanız, bilemiyorum… Aslında o 22 senede bir kez sevmiş birini, bende sevebildiğim birini kaybettim diyebiliriz.

‘’Eşek bilmediği otur yerse karnı ağrırmış.’’ derler ya ebesinin göbeğine kadar doğru bir söz. Herkes bildiği hayatı yaşamalı. Ben sevmeyi bilmediğimi kabullendim artık. Bundan sonrada olur mu bilmiyorum ama olursa ekime olmaz dikine! Takmıyorum…

İşin özü şu: Sevmek her şey değilmiş. Saygı lazım azizim. Sevsen de saygı olmadığı an, ilişki sevgiden yemeye başlıyor. Kısa süreli ilişkilerin adamı olmak yoruyor insanı. Yazıyı yazarken daha iyi anladım nasıl boktan bir hayatın merkezinde olduğumu ama hayat işte…

Babam geliyor aklıma… Pis pis sırıtıp ‘’Köyden alalım, köyden alalım…’’ diye diye durmadan taşak geçerdi benim. Herhalde sonumuz o olacak. ‘’Gezbağn geliver gız ayaklarımı yıga!’’ diyen bir adam olabilitem var…

Amaaan olsanız ne farkeder olmasanız ne farkeder?.. Vur kadehi sabahlar olmasın!

Yazarın kalbi boş, noktayı koyar ve gider gençler…